İnsanlar Yerleşik Hayata Neden Geçmiştir? Bir Sobanın Başında Düşündüklerim
Kayseri’de kış başka oluyor. Bunu burada yaşayan herkes bilir ama insan bazen bildiği şeyleri bile yeniden hissedince şaşırıyor. Geçen hafta annem sobanın üstüne çay koymuştu. Dışarıda ayaz vardı. Pencerenin kenarındaki buğuya parmağımla şekiller çiziyordum. O an nedense içimde çok tuhaf bir his oluştu. Güvende hissetmekle sıkışıp kalmış hissetmek arasında ince bir yerdeydim.
Dedem eski günlerden konuşuyordu. Çocukluğunda köyde insanların birbirine nasıl bağlı yaşadığını anlatıyordu. “Eskiden herkes toprağın ne zaman su istediğini bilirdi,” dedi. O cümle garip şekilde içime oturdu. Çünkü uzun zamandır kendimi hiçbir yere ait hissedemiyordum. Sürekli bir yerlere yetişmeye çalışan, sürekli başka bir hayat düşünen biri olmuştum.
Sonra aklıma şu soru geldi:
İnsanlar yerleşik hayata neden geçmiştir?
Bu soruyu okulda çok kez duyduk. Kitaplarda okuduk. Ama ilk kez gerçekten hissettim. Çünkü mesele sadece tarih değildi. Mesele insanın içindeki korkuydu, yalnızlıktı, güven arayışıydı. Belki de insan dediğimiz şey biraz yuva arayan bir canlıydı.
Bir Tencere Buğdayın İnsanlığı Değiştirmesi
Dedem konuşmaya devam ederken sobanın üstündeki çayın kokusu eve yayıldı. Annem mutfakta hamur açıyordu. O sırada düşündüm… Binlerce yıl önce yaşayan insanlar da muhtemelen böyle kokuların peşinden gitmişti. Karın doyuran, iç ısıtan, güven veren şeylerin.
Göçebe hayat romantik geliyor bazen. Sürekli hareket etmek, özgür olmak, yeni yerler görmek… Ama işin gerçeği öyle değilmiş. İnsanlar av bulamadığında aç kalıyordu. Hava kötü olduğunda korunacak sağlam yerleri olmuyordu. Çocuklar hastalanıyordu. Yaşlılar geride kalıyordu.
Yerleşik hayat biraz mecburiyetmiş aslında.
İnsanlar tarımı keşfedince ilk kez toprağa bağlandı. Çünkü bir yere tohum ektiğinde orada kalmak zorundasın. Buğdayı ekip sonra çekip gidemezsin. Beklemen gerekir. Sabretmen gerekir. Belki insanlık ilk kez o zaman beklemeyi öğrendi.
Bunu düşündüğümde içimde garip bir hüzün oluştu. Çünkü bazen ben de kaçmak istiyorum. Kayseri’den, alıştığım sokaklardan, sürekli aynı insanları görmekten… Ama sonra annemin mutfaktan gelen sesi, babamın televizyon karşısında uyuyakalması, gece geç saatte çay doldururken çıkan kaşık sesi… Bunları kaybetme fikri canımı acıtıyor.
Sanırım insanlar da böyle hissetti.
Bir yere bağlanmak onları korkuttu ama aynı zamanda rahatlattı.
Mağaradan Eve Geçen İnsanların İçindeki Korku
Geçen gün Mimarsinan Parkı’nın oralarda yürüyüş yapıyordum. Hava aşırı soğuktu. Eldiven takmama rağmen ellerim donmuştu. Eve dönmek için adımlarımı hızlandırırken şunu düşündüm:
İnsan neden bir ev ister?
Cevap çok basit gibi duruyor ama aslında değil.
Ev sadece duvar değil. Ev biraz tekrar demek. Aynı yatağa yatmak. Aynı insanları görmek. Aç kalmayacağını bilmek. Birinin seni beklediğini hissetmek.
İlk insanlar da bunu fark etmiş olmalı.
Yerleşik hayata geçmelerinin en büyük nedenlerinden biri güvenlikti. Sürekli göç etmek yorucuydu. Vahşi hayvanlardan korunmak zordu. Düşman kabileler vardı. Ama bir yere yerleşince insanlar birlikte yaşamaya başladı. Köyler oluştu. Sonra şehirler.
İnsan tek başına hayatta kalamıyordu çünkü.
Bunu düşündüğümde içim burkuldu. Çünkü modern dünyada herkes çok güçlü görünmeye çalışıyor. Kimse korktuğunu söylemiyor. Kimse yalnız hissettiğini belli etmiyor. Ama geceleri odasında sessizce ağlayan insanlar olduğuna eminim.
Ben bazen ağlıyorum.
Özellikle gece saatlerinde.
Geleceği düşündüğümde korkuyorum. Her şey çok hızlı değişiyor. İnsanlar birbirine çok uzak artık. Aynı evde yaşayanlar bile birbirini tanımıyor bazen.
Belki bu yüzden yerleşik hayat beni etkiliyor. Çünkü o insanların yaptığı şey sadece toprağa yerleşmek değildi. Birbirlerine yaklaşmaktı.
Toprak İnsanları Birbirine Yaklaştırdı
Herkese merhaba! Bugün Islamiyetgundemi olarak sizlere “İnsanlar yerleşik hayata neden geçmiştir” hakkında rehber niteliğinde bir yazı sunuyoruz.
İnsanlar yerleşik hayata geçince ilk kez paylaşmayı öğrendi bence. Çünkü aynı bölgede yaşayan insanlar birbirine ihtiyaç duymaya başladı. Birinin ektiğini diğeri topladı. Birinin yaptığı evi diğeri tamir etti.
Toplum dediğimiz şey böyle oluştu.
Ben bunu en çok mahallemizde hissediyorum. Bizim apartmanda yaşlı bir teyze var. Geçen ay poşetlerini taşımakta zorlanıyordu. Yardım ettim. Kapının önünde bana dua etti. Çok kısa bir andı ama bütün gün aklımdan çıkmadı.
Çünkü insan bazen sadece işe yaradığını hissetmek istiyor.
İlk köylerde yaşayan insanlar da muhtemelen bunu hissetti. Bir topluluğun parçası olmak… Yalnız olmamak…
Yerleşik hayat insanlara aidiyet verdi.
Ve galiba en çok buna ihtiyaçları vardı.
Tarımın Başladığı Gün İnsanlık Değişti
Tarihte tarım devrimi diye geçen şey aslında büyük bir duygu değişimi gibi geliyor bana. İnsanlar ilk kez yarını düşünmeye başladı. Çünkü ekip biçmek gelecek planı yapmaktır.
Tohum ekip beklemek umut etmektir.
Bu yüzden tarım sadece karın doyurmadı. İnsanların zihnini değiştirdi.
Ben bunu kendi hayatımda da hissediyorum. Geçen yaz balkonda küçük bir saksıya domates ekmiştim. Komik gelecek belki ama her sabah gidip ona baktım. Küçücük yeşil bir şeyin büyümesini izlemek bana iyi geldi.
Çünkü büyüyen şey sadece bitki değildi. İçimdeki umut duygusuydu.
İlk insanlar da bunu yaşadı bence. Toprağa bakınca geleceği gördüler. Sürekli av peşinde koşmak yerine üretmenin huzurunu tattılar.
Ama yerleşik hayatın bedeli de vardı.
İnsanlar artık daha fazla çalışıyordu. Hastalıklar arttı. Kalabalık yaşam başladı. Kavgalar çıktı. Toprak paylaşımı sorun oldu.
Yani yerleşik hayat kusursuz değildi.
Ama yine de insanlar göçebe yaşama geri dönmedi.
Çünkü insan bir kere aidiyet hissedince tamamen vazgeçemiyor.
Gece Günlüğüme Yazdığım Bir Cümle
Dün gece günlüğüme şunu yazdım:
“İnsan bazen bir yere ait olmak için özgürlüğünden vazgeçiyor.”
Yazınca uzun süre deftere baktım. Çünkü bu cümlede kendimi gördüm.
Belki ben de bu şehirde kalmayı bu yüzden sürdürüyorum. Kayseri bazen beni bunaltıyor. Aynı sokaklar, aynı düzen, aynı hayat… Ama sonra Erciyes’e bakıyorum. Sabah fırından çıkan sıcak ekmek kokusunu alıyorum. Çarşıdaki yaşlı amcaların selamını duyuyorum.
Ve içimde tuhaf bir huzur oluşuyor.
İlk insanlar da muhtemelen ateşin başında böyle hissediyordu.
Yorulmuş ama güvende.
Korkmuş ama umutlu.
İnsanlar Yerleşik Hayata Neden Geçmiştir?
Çünkü insan yalnız yaşayamıyor.
Çünkü insan geleceğini garanti altına almak istiyor.
Çünkü insan korkuyor.
Çünkü insan sevilmek ve ait olmak istiyor.
Tarım yapmak, ev kurmak, köy oluşturmak… Bunların hepsi aslında insanın içindeki o derin güven arayışının sonucu.
Bugün modern apartmanlarda yaşıyoruz, telefonlarla konuşuyoruz, marketlerden alışveriş yapıyoruz ama özümüzde hâlâ aynıyız. Hâlâ bir yere dönmek istiyoruz. Hâlâ bizi bekleyen bir ışık görmek istiyoruz.
Belki bu yüzden eve geç kalınca annemin ışığı kapatmamasına duygulanıyorum.
Belki bu yüzden kalabalık şehirlerde bile insanlar kendini yalnız hissediyor.
Çünkü yerleşik hayat sadece fiziksel bir değişim değildi. Ruhsal bir dönüşümdü.
İnsan toprağa yerleşirken aslında kalbini de bir yere bıraktı.
Ben bunu şimdi daha iyi anlıyorum. Sobanın başında otururken, çayın buharını izlerken, dışarıdaki ayaza rağmen içeride sıcak hissetmeye çalışırken…
Binlerce yıl önce yaşayan insanlarla aramızda düşündüğüm kadar fark olmadığını hissediyorum.
Bunu da Okuyun: İnsan hakları evrensel beyannamesi kim kabul etti ?